Değerli okurlar,
Dünya savunma sanayiinde kurallar hızla değişiyor.
Bir dönem ülkeler yeni bir savaş uçağının ilk uçuşunu, yeni bir füzenin ilk atışını veya geliştirilen yeni bir radar sistemini büyük bir teknolojik zafer olarak ilan ediyordu. Elbette bunların her biri hâlâ çok önemli. Ancak bugün savunma sanayiinin önündeki asıl soru değişti.
Artık kimse , “Bunu üretebiliyor musunuz?” diye sormuyor.
Bunlara da Göz Atabilirsiniz
TOLUN P’den Yeni Atış Testi: AKINCI Hedefi Tam İsabetle Vurdu

ASELSAN’ın 6 aylık hasılatı 88,5 milyar TL’ye ulaştı

ASELSAN kızılötesi dedektörleri millî imkânlarla geliştirdi
“Kaç tane üretebiliyorsunuz, ne kadar sürede teslim ediyorsunuz ve bunu kaç yıl sürdürebilirsiniz?” sorusu ile kaşı karşıyayız.
3–9 Ağustos dönemindeki gelişmelere baktığımızda, Türkiye’nin de dünyanın büyük savunma şirketlerinin de aynı noktaya doğru ilerlediğini görüyoruz: Seri üretim kapasitesi başlı başına stratejik bir silah haline geliyor.
Temmuz ayında savunma ve havacılık ihracatımız yüzde 14,4 artışla 1,12 milyar dolara ulaştı. Ocak-temmuz dönemindeki ihracat 5,787 milyar dolara çıkarken, son 12 aylık ihracat 11,2 milyar dolara yükseldi.
Bu rakamların üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Çünkü Türkiye savunma sanayiinde birkaç başarılı ürünün ihracatını yapan ülke konumundan çıkıyor. Karşımızda farklı coğrafyalara ulaşmaya başlayan, ihracatı büyüyen ve buna paralel olarak üretim kapasitesini artırmak zorunda kalan büyük bir sanayi ekosistemi bulunuyor.
Bence önümüzdeki dönemde Türk savunma sanayiinin gerçek sınavı başlayacak.
Sipariş almak başarıdır.
Fakat siparişi zamanında teslim etmek daha büyük başarıdır.
Üstelik savunma ihracatı ürünü teslim ettiğiniz gün bitmiyor. Eğitiminden bakımına, yedek parçasından yazılım güncellemesine, mühimmatından modernizasyonuna kadar yıllarca devam eden bir ilişkinin kurulması gerekiyor.
Türkiye ikinci aşamaya giriyor.
Bunun en güçlü örneklerinden birini ASELSAN’da görüyoruz.
ASELSAN’ın 2026 yılının ilk altı aylık hasılatı reel olarak yüzde 25 artarak 88,5 milyar liraya ulaştı. Şirketin aldığı yeni işler yüzde 72 artarak 4,9 milyar dolara çıkarken, bakiye siparişleri 23,2 milyar dolara ulaştı.
Belki de bu rakamlardan daha önemlisi kapasite yatırımlarındaki artış.
ASELSAN’ın kapasite yatırımları yüzde 195 artarak 323 milyon dolara, AR-GE harcamaları ise yüzde 41 artışla 804 milyon dolara çıktı. Yeni akıllı mühimmat, hava savunma ve sualtı üretim-test merkezleri de devreye alındı.
Bana göre ASELSAN’ın verileri Türkiye’nin geliştirdiği teknolojiyi büyük miktarlarda üretecek sanayi altyapısını kuruyor demek yanlış olmaz.
Bugünkü savaş ortamına baktığımızda bunun ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
Radarınızın çok iyi olması yeterli değil.
Elektronik harp sisteminizin gelişmiş olması yeterli değil.
Hava savunma füzenizin hedefi vurması da tek başına yeterli değil.
Bunlardan yüzlerce, gerektiğinde binlerce üretecek altyapıya sahip değilseniz uzun süreli bir kriz veya savaş ortamında teknolojik üstünlüğünüzün sürdürülebilirliği tartışmalı hale geliyor.
Dünyanın en büyük savunma şirketleri de bugün tam olarak bunun peşinde.
Northrop Grumman’ın füze önleyici üretimini hızlandırmak amacıyla 3 milyar doların üzerinde iki çok yıllı çerçeve anlaşma açıklaması tesadüf değil. Boeing’in JDAM Long Range mühimmatı için 75 milyon dolarlık ilk üretim adımını atması da aynı nedenle önemli.
Amerikalılar da üretim kapasitesini büyütmeye çalışıyor.
Biz de.
Aradaki fark elbette şirketlerin ölçeğinde, bütçelerinde ve yıllara dayanan sanayi altyapılarında. Ancak yön aynı.
İşte bu nedenle ASELSAN’ın 23,2 milyar dolarlık sipariş bakiyesine bir finansal başarı olarak bakmamak gerekiyor. Bu rakam üretim tesisleri, tedarikçiler, mühendisler, test merkezleri, kritik elektronik bileşenler ve lojistik altyapı açısından büyük bir sorumluluk anlamına geliyor.
Sipariş defteriniz büyüyorsa fabrikanız da büyümek zorunda.
Türk savunma sanayiinin önümüzdeki yıllardaki en önemli kelimelerinden birinin kapasite olacağını düşünüyorum.
Bir diğer önemli örnek STM.
Malezya için yürütülen Littoral Mission Ship Batch-2 programındaki üçüncü gemi TUNKU OSMAN JEWA’nın İstanbul’da denize indirilmesi, klasik bir gemi inşa haberi gibi görülebilir.
Ancak ben meseleye biraz daha farklı bakıyorum.
Malezya’ya üç gemi satmak üç savaş gemisinin ihracatı değildir.
Bir ülkenin donanmasına giriyorsunuz.
Ardından bakım geliyor.
Modernizasyon geliyor.
Silah sistemleri geliyor.
Radar geliyor.
Elektronik harp geliyor.
Savaş yönetim sistemi geliyor.
Eğitim geliyor.
Yeni platform ihtiyacı ortaya çıkıyor.
Bir savunma ihracatında asıl değer çoğu zaman ilk sözleşmeden sonra oluşmaya başlıyor.
STM’nin Malezya programında üç gemilik serinin son gemisini de denize indirmiş olması, Türkiye’nin Asya-Pasifik savunma pazarındaki referansı bakımından küçümsenmemesi gereken bir gelişme.
Türkiye’nin savunma ihracatında bundan sonraki hedefi de daha fazla ürün satmak olmamalı.
Bir ülkeye girdikten sonra o ülkede kalıcı bir savunma sanayii ortağı haline gelmek gerekiyor.
Ben asıl büyük ihracat rakamlarının bu modelden geleceğini düşünüyorum.
Türkiye’nin bir başka avantajı ise sivil havacılık tarafında oluşan devasa iç pazar.
Türk Hava Yolları temmuz ayında 9,5 milyon yolcu taşıdı. Türkiye genelindeki havalimanlarında ise yılın ilk yedi ayında 138 milyon 758 bin 202 yolcuya hizmet verildi. İstanbul Havalimanı aynı dönemde 48 milyonun, Sabiha Gökçen ise 28 milyonun üzerinde yolcu ağırladı.
Bu büyüklük bakım, eğitim, simülasyon, yer hizmetleri, hava trafik yönetimi, havalimanı teknolojileri, yazılım, yedek parça ve havacılık yan sanayii açısından dev bir ekonomik alan oluşturuyor.
Türkiye havacılıkta büyük bir kullanıcı pazarı oluşturdukça kendi teknolojisini geliştiren firmaların önünde de önemli bir iç pazar oluşuyor.
Dünyadaki gelişmeler de Türkiye’nin neden hızlanması gerektiğini açıkça gösteriyor.
Boeing 737-7’nin FAA sertifikasyonunu tamamlıyor.
Airbus A350F programında kritik titreşim testlerini ilerletiyor.
Lockheed Martin yeni nesil füze önleme sistemleriyle birlikte yapay zekâ destekli hava muharebesi üzerinde çalışıyor.
Northrop Grumman yüz milyonlarca dolarlık simülasyon altyapısı geliştiriyor.
Thales insanlı ve insansız sistemlerin birlikte savaşacağı yeni modeller üzerinde çalışıyor.
Embraer KC-390 ile yeni ihracat pazarlarına giriyor.
Bütün bunlar bize geleceğin savunma şirketinin nasıl bir yapıya dönüşeceğini anlatıyor.
Artık tek başına uçak üretmek yetmeyecek.
Tek başına radar üretmek yetmeyecek.
Tek başına füze üretmek de yetmeyecek.
Platform, mühimmat, radar, elektronik harp, yapay zekâ, komuta kontrol, simülasyon, bakım ve lojistiğin aynı ağ içerisinde çalışması gerekecek.
Türkiye açısından benim en fazla önemsediğim nokta burası.
Bizim en büyük gücümüz tek bir firma değil.
Ekosistemimiz.
Bir Türk şirketinin yurtdışında kazandığı başarı, doğru sanayi politikası uygulanırsa diğer Türk şirketlerinin de önünü açabilir.
Bir gemi ihracatı radar ihracatının kapısını açabilir.
Bir hava savunma sistemi elektronik harp ürününü yanında götürebilir.
Bir platform satışı mühimmat ihtiyacı oluşturabilir.
Mühimmat satışı bakım ve eğitim anlaşmasına dönüşebilir.
Asıl yapılması gereken Türk savunma şirketlerini birbirinin rakibi olmaktan çok, aynı ihracat zincirinin tamamlayıcı unsurları haline getirmektir.
Çünkü artık dünyada savunma sanayiinin ekonomik modeli de değişiyor.
Bir ülkeye bir ürün satıp çıkmak yerine, o ülkenin savunma altyapısında onlarca yıl kalabilmek önem kazanıyor.
Bu nedenle 11,2 milyar dolara ulaşan son 12 aylık savunma ve havacılık ihracatını çok önemli buluyorum, ancak asıl hedefin rakamın kendisinden daha büyük olması gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye’nin amacı dünyanın en fazla savunma ürünü satan ülkelerinden biri olmanın yanında, küresel savunma tedarik zincirinin vazgeçilmez ülkelerinden biri olmak olmalıdır.
Bunun yolu da fabrikadan geçiyor.
Mühendisten geçiyor.
Tedarikçiden geçiyor.
Test altyapısından geçiyor.
İhracat finansmanından geçiyor.
Ve en önemlisi seri üretimden geçiyor.
Türkiye ilk aşamayı geçti.
“Yapabilir miyiz?” sorusuna çok sayıda projede cevap verdi.
İkinci aşamayı da geçmeye başladı.
“Satabilir miyiz?” sorusuna milyarlarca dolarlık ihracatla cevap veriyor.
Şimdi üçüncü ve en zor aşamadayız:
“Aynı anda onlarca ülkenin siparişini zamanında üretebilir, teslim edebilir ve yıllarca destekleyebilir miyiz?”
Bence Türk savunma sanayiinin önündeki gerçek mücadele artık budur.
Çünkü yeni dünya düzeninde güçlü savunma sanayii, iyi silah yapan sanayi olmayacak.
Gerektiğinde onu yüzlerce, binlerce üretebilen; dünyanın farklı noktalarına teslim edebilen ve teslim ettikten sonra arkasında durabilen sanayi olacak.
Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat olduğuna inanıyorum.
ASELSAN’ın büyüyen sipariş defteri, STM’nin uzak coğrafyalara ulaşan gemileri, savunma ve havacılık ihracatındaki yükseliş ve sivil havacılıkta oluşan dev ölçek bize bir şey anlatıyor:
Türkiye savunma ve havacılıkta “ben de varım” dönemini geride bırakıyor.
Şimdi önümüzde daha iddialı bir dönem var.
“Ben bu pazarın kalıcı oyuncusuyum” deme dönemi avr.
Bunun da yolu gösterişli tanıtımlardan değil, çalışan fabrikalardan, zamanında teslimatlardan ve sürdürülebilir ihracattan geçiyor.
Tüm havacılara güvenli ve huzurlu bir hafta dilerim.
Görüş ve önerileriniz için: Mevlüt Zor / [email protected]