Uyarılar yüzyıllardır aynı: Maske ve mesafe

Demet KÖKSAL soruyor:

Bizimki de dahil pek çok ülkede kısıtlamaların kalkmasıyla ‘sürü bağışıklığı stratejisi’ de yeniden tartışılıyor. ‘Sürü bağışıklığı’nın pandemi tarihlerindeki yeri nedir? Bugüne kadar ne zaman, nerelerde uygulandı? Başarılı olduğu yer var mı?

PROF. DR. BARIŞ OTLU (Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Başkanı):

Öncelikle, ‘sürü bağışıklığı’ bir ‘salgınla mücadele’ ya da ‘salgını önleme’ yöntemi değildir. Salgını sürü bağışıklığı ile durdurmak, hiçbir şey yapmamaktır. Bu bir strateji olabilir ancak özellikle riskli grupların ölümü gibi kötü sonuçlar doğurma potansiyeli yüksektir. Pandemilerin tarihi çok da eski değildir. 10 bin yıl önce, insanlar avcı ve toplayıcıyken hayvanları evcilleştirmediklerinden, hayvan kaynaklı enfeksiyonlarla da tanışmamışlardı. Sonra kalabalık yaşamla çevre ve su kaynakları kirlendi. Ticaretle insan hareketlilikleri arttı ve salgınlar geniş coğrafyalara yayılarak binlerce insanın ölümüne neden oldu. Bugün COVID-19’un yarattığı panik ve korku toplumun tüm kesimine yansıdı. Bir de insanların mikroorganizmaları tanımadan yaşadığı on binlerce yılı düşünün! Bir anda ortaya çıkan, bu ölümcül ve gözle görünmeyen düşman kimdi? Bunu neden yapıyordu?

VİRÜSÜN TÜM DÜNYADAKİ AĞIRLIĞI 1-2 GRAM

class=”cf”>

Çoğunlukla bu zamanlarda salgın hastalıklar musibet olarak görülür, tanrının ya da kötü ruhların insanları cezalandırma şekli olarak düşünülürdü. Bu gözle görülmeyen düşmanı Kelt mitolojisinde M.S. 6. yy’da yaşadığı düşünülen, şair-büyücü Taliesin şöyle tanımlamıştı; “Bil bakalım kim bu güçlü yaratık, Tufandan önce yaşamış, Etsiz ve kansız, Kemiksiz ve damarsız, Kafasız ve bacaksız Ne daha yaşlıdır ne de daha genç, Başlangıçta olduğundan…” Bugün ‘etsiz ve kansız, kemiksiz ve damarsız, kafasız ve bacaksız’ olarak tanımlanan bu yaratık SARS-CoV-2; tüm dünyadaki ağırlığının 1-2 gram kadar olduğunu düşünülen virüs, 500 bin kadar kişinin ölümüne yola açtı. Mikroorganizmaların bilinmediği, neredeyse 1900’lü yılların başında kadar süren dönemlerde ‘Miasma teorisi’ hakimdi; salgın hastalıklar kötü kokuyla ortaya çıkar ve bir sis bulutuyla tüm dünyaya yayılırdı. Kötü kokulardan kaçmak hastalıkla mücadelede tek yoldu. Bu amaçla bataklıklılar kurutuldu, kötü kokan her şeyden kaçıldı. Orta Çağ hekimlerinin karga başına benzeyen kıyafetlerini görmüşsünüzdür. Bu bir tür maskeydi; gaga kısmına güzel kokan otlar ve çiçekler konarak kötü kokudan dolayısıyla hastalıktan kaçınmaya çalışırlardı. İslam coğrafyasındaysa bulaşıcı hastalıklara “taun” deniyordu. İslam alimleri halka taun olduğu yerden ayrılmamayı ve taun olan yerlere gitmemeyi öğütlüyordu. Bugünkü anlamda bu alınan önlemler ‘karantina’ ve ‘izolasyon’dan başkası değildir. 

‘İLLET-İ KOLERA, İLLET-İ ADİYYE’

class=”cf”>

Osmanlı İmparatorluğu’nda da önemli salgın hastalıklarla mücadele edilmiştir. Kolera salgını Osmanlıca belgelerde ‘illeti-i kolera’, ‘illet-i adiyye’, ‘illeti-i mahuf’ olarak adlandırılmıştır. Koleranın tespit edildiği bölgelerde 5-10 günlük karantina uygulaması yaygın kontrol önlemlerindendi. Karantina altındakilerin tüm ihtiyaçları devlet tarafından karşılanırdı. Evlerinden çıkamaz ve kimseyle temas edemezlerdi. Koleradan ölenlerin evleri ‘tedbirhane’ adı verilen ve görevi dezenfeksiyon/sterilizasyon olan kurum tarafından temizlenirdi. İnsanoğlunun virüslerden haberdar olmaya başladığı yıllarda da tarihin gördüğü en büyük pandemilerden ‘İspanyol Gribi’ yaşanmıştır. 100 yıl önce yaşanan bu büyük salgında kimi kaynaklara göre 50-100 milyon kişi ölmüştür. Alınan önlemler bugün alınan önlemlerden farklı değildi. Sosyal yaşam maske ile devam etti, spor müsabakaları maske ile yapıldı ve şimdi olduğu gibi onlarca çeşit maske üretildi. Sosyal mesafe kuralları o tarihte de öncelikli oldu. Tarih boyunca alınan önlemlerin birbirlerine ne kadar benzediğine dikkat ediniz; evde kalın, maske takın ve sosyal mesafeye dikkat edin! Yüzyıllardır uyarılar hep aynı. Biz, bizim üzerimize düşenleri yapmalı ve yönetebileceğimiz süreçlere odaklanmalıyız.

ALKOL ENDİŞELERİNİZİ GİDERMEZ

class=”cf”>

Zeynep KALE soruyor:

Hocam, sosyal medyada bu dönem en fazla gelen şikayet konusunun ‘alkolizm’ olduğunu yazmışsınız. Sizce insanlar neden alkole sardılar? Evde alkol tüketme alışkanlığından nasıl kurtulunur?

PROF. DR. ARİF VERİMLİ (Psikiyatrist):

Uyarılar yüzyıllardır aynı: Maske ve mesafe

Pandemi, sokağa çıkma yasağı, ev hapsi, kronik hastalıklar gibi anormal zamanlarda insanların alkol kullanma davranışı göstermesi beklenen bir davranıştı. Alkolün anksiyolitik yani ‘kaygı giderici’ olduğu iddiası sebebiyle içildiğini gördük. Bu, travmayla baş eder gibi görünür daha sonra ise başka travmaların bizzat tetikleyicisi olur. Evde alkol tüketme alışkanlığı gelişiyorsa mesafeli sosyal yaşama geçilmesine rağmen bu durumda kesinlikle psikiyatrik destek almak gerekecektir. Evde alkolün kötüye kullanımının en önemli sebebi endişeyi baskıladığı iddiasıdır.

KAN, GÖZYAŞI KAN, GÖZYAŞI VE TER GİBİ SIVILARDA VİRÜS GÖRÜLMEDİ

Uyarılar yüzyıllardır aynı: Maske ve mesafe

Burcu ÇEKİN soruyor:

Virüs sadece solunum salgılarıyla mı bulaşır? Ter, gözyaşı, kan ve idrar gibi diğer vücut salgıları ile ilgili bir araştırma mevcut mudur? 

PROF. DR. AYNUR EREN TOPKAYA (Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Uzmanı):

Uyarılar yüzyıllardır aynı: Maske ve mesafe

Virüs ter ve gözyaşında henüz gösterilememiş olduğundan bu sıvılarla bulaş olmayacağını söyleyebiliriz. Kanda bulunduğu biliniyor ancak kan yoluyla da bulaştığı gösterilmemiş. İdrar ve dışkı ile hastalar iyileştikten sonra bir süre daha atıldığı biliniyor. Başlıca bulaş yolu olarak solunum yolu tanımlanmış ancak teorik olarak eğer dışkı ve idrar solunum yoluna bulaşacak olursa virüs de bulaşabilir.

SİZ SORUN, HOCALAR YANITLASIN

Alanında uzman, çok değerli hocalardan oluşan Hürriyet Bilim Kurulu, her gün koronavirüs ve salgınla ilgili sorularınıza cevap veriyor. Sorularınızı [email protected] adresine veya 0 530 054 44 84 numaralı WhatsApp hattına isim ve soyisminizi yazarak yollayabilirsiniz.

Kaynak: Hürriyet