Değerli okurlar,
Geçtiğimiz günlerde yaşananlara baktığımda benim gördüğüm tablo tam olarak bu.
Bir tarafta Türk Hava Yolları yeni hatlardan, uzun menzilli operasyonlardan ve büyüme hedeflerinden söz ettiriyor. Diğer tarafta Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Türkiye’nin uluslararası hava ulaşımındaki hareket alanını genişletecek yeni anlaşmalara imza atıyor.
Dışarıdan bakıldığında tablo oldukça güzel.
Bunlara da Göz Atabilirsiniz
THY 850 Uçaklık Filo ve 50 Milyar Dolar Gelir Hedefliyor

THY’nin TK199 Seferinde Yolcu Rahatsızlandı: Kurtarılamadı

THY’nin Havana uçuşları geri dönüyor: Tarih belli oldu
Türkiye havacılıkta büyüyor.
Fakat benim üzerinde durmak istediğim mesele biraz daha farklı.
Büyümek önemli ama havacılıkta asıl mesele, büyümeyi yönetebilmektir.
Türk Hava Yolları’nın son günlerde gündeme gelen uzun menzilli operasyonu bunun güzel örneklerinden biri. Yaklaşık 14 bin kilometrelik ve 16 saati aşan uçuş, şirketin operasyonel kabiliyetini göstermesi bakımından elbette çok önemli.
Böyle uçuşlar bir uçağın bir noktadan diğerine gitmesi değil.
Uçuş planlamasından yakıt hesabına, mürettebat organizasyonundan teknik hazırlığa kadar arkasında son derece ciddi bir operasyon var.
THY bugün dünyanın en geniş uçuş ağlarından birini yöneten şirketlerden biri haline geldiyse, bunun arkasında yıllar içinde oluşturulan büyük bir operasyon kültürü bulunuyor.
Ama rekorların güzel tarafı kadar dikkat edilmesi gereken tarafı da vardır.
Çünkü havacılıkta menzil uzadıkça sadece mesafe uzamaz.
Mürettebat planlaması değişir.
Yakıt hesabı değişir.
Teknik hazırlık değişir.
Operasyonun maliyeti değişir.
Dolayısıyla bir özel uçuşta kırılan rekoru elbette alkışlayalım ama bunu ticari havacılığın günlük gerçeklerinden ayrı değerlendirelim.
THY açısından bana göre daha önemli gelişme ise Minsk hattının yeniden açılması.
İstanbul–Minsk uçuşlarının yaklaşık dört buçuk yıllık aradan sonra yeniden başlaması bir destinasyonun tarifeye geri dönmesi anlamına gelmiyor.
Havayolu şirketlerinin bazen çok dikkatli okumak zorunda olduğu coğrafyalar vardır.
Belarus bunlardan biri.
Jeopolitik şartlar, bölgedeki hava sahası dengeleri, ticaret hareketleri ve yolcu talebi birlikte değerlendirildiğinde Minsk hattının yeniden açılması THY açısından hem ticari hem diplomatik anlam taşıyor.
Doğru yönetilirse yolcu taşımacılığı kadar kargo açısından da önemli fırsatlar çıkabilir.
Ancak yeni hat açmanın heyecanına kapılıp havacılığın değişmeyen kuralını unutmamak gerekiyor:
Uçağı bir meydana indirmek kolaydır.
Asıl mesele, o hattı sürdürülebilir hale getirmektir.
Doluluk oranını koruyamazsanız, doğru fiyatlama yapamazsanız, bağlantılı yolcu trafiğini oluşturamazsanız dünyanın en güzel destinasyonu bile bir süre sonra şirket bilançosunda sorun haline gelir.
Tam bu noktada SHGM’nin son hamlelerine bakmak gerekiyor.
Türkiye ile Filipinler arasında imzalanan yeni mutabakat, bence geçtiğimiz haftanın en önemli havacılık gelişmelerinden biri.
İstanbul–Manila hattındaki haftalık sefer hakkının 7’den 14’e çıkarılması basit bir frekans artışı değildir.
Bu, iki ülke arasındaki havacılık pazarının büyütülmesi için açılan yeni bir kapıdır.
Üstelik İstanbul ve Manila dışındaki noktalar için sağlanan geniş operasyon imkânları düşünüldüğünde işin yolcu tarafı yok.
Turizm var.
Ticaret var.
Kargo var.
Bağlantılı uçuşlar var.
Güneydoğu Asya gibi önümüzdeki yıllarda dünya havacılığının önemli büyüme merkezlerinden biri olacak bölgede Türkiye’nin daha fazla uçuş hakkına sahip olması stratejik açıdan önemli.
Burada SHGM’nin hakkını teslim etmek gerekiyor.
Havacılık diplomasisi çoğu zaman kamuoyunun fazla dikkatini çekmez.
Oysa bir havayolu şirketinin yarın hangi ülkeye kaç sefer yapabileceğinin altyapısı bugün masalarda yapılan bu görüşmelerle hazırlanır.
Bir başka önemli gelişme Kazakistan.
Türkiye ile Kazakistan arasında genişletilen hava ulaşım hakları özellikle kargo açısından önemli bir gelişme.
Haftalık 38 sefere kadar ulaşabilecek kargo haklarından söz ediyoruz.
Kazakistan’ı Almatı ve Astana üzerinden değerlendirmek hata olur.
Orta Asya bugün Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret koridorlarının tam ortasında bulunuyor.
Türkiye ise bu koridorun batıya açılan en önemli kapılarından biri olmaya çalışıyor.
Dolayısıyla Türkiye–Kazakistan havacılık ilişkilerinin güçlenmesini yalnızca birkaç yeni sefer üzerinden okumamak gerekir.
Burada daha büyük bir lojistik oyun kuruluyor.
İstanbul’un küresel transfer merkezi olma hedefi varsa bunun yolcu üzerinden yürümeyeceğini artık herkesin görmesi gerekiyor.
Kargo, bakım, eğitim ve havacılık teknolojileri önümüzdeki dönemin en az yolcu taşımacılığı kadar önemli alanları olacak.
Ama bütün bu olumlu gelişmelerin arasında dünyadan gelen bazı haberler bize havacılığın başka bir gerçeğini hatırlatıyor.
Emniyet.
Air India uçağında yaşanan ani irtifa kaybı ve yolcu ile mürettebatın yaralanması bunun son örneklerinden biri.
ABD’de FAA’nın Newark ve Washington Reagan havalimanlarında yüzey hareketlerini daha yakından takip etmek amacıyla yeni radar sistemlerini devreye alması da aynı nedenle önemli.
Çünkü havacılık büyüdükçe risk ortadan kalkmıyor.
Tam tersine yönetilmesi gereken sistem daha karmaşık hale geliyor.
Daha fazla uçak demek daha fazla bakım demek.
Daha fazla uçuş demek daha fazla pilot, teknisyen, kabin görevlisi, hava trafik kontrolörü ve yer hizmetleri çalışanı demek.
Daha fazla meydan ve daha yoğun trafik demek daha güçlü teknolojik altyapı demek.
Türkiye’nin bundan sonraki havacılık hikâyesinin bence en kritik noktası burada başlayacak.
Biz uzun yıllar boyunca “kaç ülkeye uçuyoruz”, “kaç uçağımız var”, “kaç yolcu taşıyoruz” diye konuştuk.
Bunların hepsi önemli.
Ama artık başka sorular sormamız gerekiyor.
Kaç teknisyen yetiştiriyoruz?
Bakım kapasitemizi ne kadar büyütüyoruz?
Hava trafik sistemlerimiz artan trafiğe ne kadar hazır?
Pilot eğitiminden yer hizmetlerine kadar insan kaynağımız büyümeye aynı hızda ayak uydurabiliyor mu?
Çünkü havacılıkta en tehlikeli şeylerden biri başarıya alışmaktır.
Başarı sıradanlaşmaya başladığında ayrıntılar gözden kaçabilir.
Oysa bu sektör ayrıntılar üzerine kuruludur.
Bir vida.
Bir sensör.
Bir yazılım güncellemesi.
Bir pilotun dinlenme süresi.
Bir teknisyenin dikkati.
Bir hava trafik kontrolörünün birkaç saniyelik kararı…
Bazen yüzlerce insanın hayatıyla aradaki çizgiyi bunlar belirler.
Bu nedenle THY’nin 850 uçaklık filo hedefini konuşurken uçak sayısını konuşmamalıyız.
O 850 uçağa kim bakım yapacak?
Kim uçuracak?
Kim operasyonunu planlayacak?
Kim meydanlarda karşılayacak?
Kim hava sahasında yönetecek?
Bence önümüzdeki yıllarda Türk sivil havacılığının gerçek sınavı burada olacak.
SHGM’nin Filipinler ve Kazakistan ile yaptığı anlaşmaları değerli buluyorum.
THY’nin yeni hatlara açılmasını, uzun menzilli operasyon kabiliyetini geliştirmesini ve küresel ağını büyütmesini de önemli görüyorum.
Türkiye’nin havacılıkta geldiği nokta küçümsenecek bir nokta değil.
Artık ikinci perdeye geçiyoruz.
İlk perde büyümeydi.
İkinci perde kalite olacak.
Emniyet olacak.
İnsan kaynağı olacak.
Teknoloji olacak.
Sürdürülebilirlik olacak.
Ve en önemlisi, kazanılan itibarı korumak olacak.
Çünkü gökyüzünde yükselmek zordur.
Fakat orada kalmak çok daha zordur.
Türkiye havacılığı bugün güçlü bir rüzgâr yakalamış durumda.
THY dünya ölçeğinde büyüyor, SHGM yeni ülkelerle kapılar açıyor, İstanbul giderek daha güçlü bir havacılık merkezi haline geliyor.
Şimdi yapılması gereken, bu rüzgârın bizi nereye götüreceğini seyretmek olmamalı; dümeni doğru tutmaktır.
Yeni hatlar açalım.
Yeni uçaklar alalım.
Yeni anlaşmalar yapalım.
Dünyanın daha fazla noktasına uçalım.
Ama bütün bunları yaparken havacılığın değişmeyen tek kuralını hiçbir zaman unutmayalım:
Gökyüzünde gerçek başarı, o uçuşu ne kadar emniyetli ve sürdürülebilir yaptığınızla ölçülür.
Tüm havacılara güvenli ve huzurlu bir hafta dilerim.
Görüş ve önerileriniz için: Mevlüt Zor / [email protected]