Değerli okurlar,
Savunma sanayiinde bazen bir haftalık gelişmeler, yıllardır devam eden dönüşümün hangi noktaya geldiğini anlamak için yeterlidir.
Eylül ayının ilk yarısında Türkiye’den peş peşe gelen haberleri yan yana koyduğumuzda da böyle bir tablo çıkıyor karşımıza.
Bir tarafta AKINCI’dan yüzlerce kilometre ötedeki hedefe gönderilen yeni nesil mühimmatlar, diğer tarafta hava savunma sistemleri, otonom İHA’lar, Avrupa pazarını hedefleyen füze sistemleri, Afrika’ya uzanan ortak üretim modelleri ve Balkanlar’da yeni ihracat kapıları…
Bunlara da Göz Atabilirsiniz
KAAN Baş Mühendisi Emre Yaban: F-22, Su-57 ve J-20 ile Aynı Sınıftayız

Emniyet’in GÖKBEY Filosu Büyüyor: Toplam 18 Helikopter Geliyor

Türkiye Savunma Sanayiinde Neden Artık Yerlilik Oranını Konuşmamalı?
Ancak bana göre asıl önemli olan, bütün bu gelişmelerin aynı dönemde gerçekleşiyor olması.
Çünkü Türkiye savunma sanayiinde yalnızca yeni bir platform geliştirmeye çalışmıyor. Platformu, mühimmatı, sensörü, yazılımı ve ihracat modelini aynı ekosistem içinde bir araya getiren farklı bir aşamaya geçiyor.
Son günlerin en dikkat çekici gelişmelerinden biri kuşkusuz Baykar ile Roketsan tarafından gerçekleştirilen AKINCI–İHA-300 testi oldu.
AKINCI, Roketsan tarafından geliştirilen İHA-300 süpersonik balistik füzesini kullanarak 250 kilometrenin üzerindeki mesafede bulunan hedefi vurdu.
İnsansız hava araçlarının savaş alanındaki rolü uzun süredir değişiyor. Bundan birkaç yıl önce İHA denildiğinde akla ağırlıklı olarak keşif, gözetleme ve yakın mesafeden hassas mühimmat kullanımı geliyordu.
Bugün ise konuştuğumuz konu yüzlerce kilometre uzaktaki hedeflere taarruz edebilen insansız hava platformları.
Aradaki fark oldukça büyük.
AKINCI gibi ağır sınıf insansız hava araçlarına uzun menzilli mühimmatların entegre edilmesi, savaş uçaklarının yapmak zorunda olduğu bazı görevlerin gelecekte insansız sistemlere devredilebilmesinin önünü açıyor.
Üstelik Roketsan Genel Müdürü Murat İkinci’nin İHA-300 sonrasında daha büyük ve daha uzun menzilli sistemlerin geleceğine ilişkin açıklaması, önümüzdeki dönemde bu alanda yeni gelişmeler göreceğimizi de gösteriyor.
Asıl mesele, Türkiye’de üretilen bir hava platformuyla yine Türkiye’de geliştirilen mühimmatın aynı mimari içerisinde çalışmasıdır.
Savunma sanayiinde gerçek bağımsızlık burada başlıyor.
Bir ürünü üretmek önemli. Ancak o ürünün radarını başka ülkeden, motorunu başka ülkeden, mühimmatını başka ülkeden almak zorundaysanız hareket alanınız her zaman sınırlıdır.
Türkiye’nin son yıllarda çözmeye çalıştığı denklem de bu.
Aynı dönemde ASELSAN’ın GÜRZ hava savunma sisteminin saha faaliyetlerine başlaması da dikkat çekici.
Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar ve son yıllarda yaşanan saldırılar bize bir gerçeği açık biçimde gösterdi: Modern savaş alanının en büyük sorunlarından biri çok pahalı savaş uçaklarından çok, ucuz ve çok sayıda kullanılabilen insansız sistemler.
Binlerce ya da on binlerce dolarlık bir dronu milyonlarca dolarlık füzeyle düşürmeye çalışmak sürdürülebilir bir savunma modeli değil.
Bu nedenle dünyadaki hemen bütün büyük savunma şirketleri kısa menzilli hava savunma ve anti-drone sistemlerine büyük yatırım yapıyor.
ASELSAN’ın GÜRZ sistemi de bu dönüşümün içerisinde değerlendirilmeli.
Türkiye bir taraftan uzun menzilden vurabilen sistemler geliştirirken diğer taraftan kendi kritik tesislerini, birliklerini ve stratejik noktalarını insansız hava tehditlerine karşı koruyabilecek katmanlı savunma mimarisini genişletiyor.
Benzer bir tablo STM tarafında da görülüyor.
STM’nin TUNGA-X avcı dronu ile TOGAN ve NEST akıllı yuva sistemlerinin saha testleri, savunma teknolojisinin hangi yöne gittiğini gösteren önemli örneklerden biri.
Geleceğin savaş alanında her insansız hava aracının başında bir operatör bulunmayacak.
Sistemler tehditleri kendileri tespit edecek, sınıflandıracak, takip edecek ve uygun karşı tedbiri devreye sokacak.
Bu nedenle bundan sonraki yarışın “kim daha iyi drone üretiyor?” sorusu üzerinden yürümeyeceğini düşünüyorum.
Asıl yarış otonomi, sensör füzyonu, elektronik harp, yapay zekâ destekli karar sistemleri ve sürü teknolojilerinde yaşanacak.
Türkiye’nin bu yarışta yer almak istiyorsa bugün yaptığı yatırımları çok daha ileri taşıması gerekiyor.
Son günlerde benim özellikle dikkatimi çeken başka bir gelişme ise HAVELSAN ile Mısır’ın Arab Organization for Industrialization kuruluşu arasındaki HAMZA-1 anlaşması oldu.
Çünkü bu gelişme Türkiye’nin savunma ihracatında yeni bir modele işaret ediyor.
Uzun yıllar boyunca savunma ihracatı denildiğinde akla bir ülkenin diğer ülkeye ürün satması geliyordu.
Artık işler değişiyor.
Müşteri ülkeler yalnızca silah satın almak istemiyor. Teknolojiye ulaşmak, kendi fabrikalarında üretim yapmak, bakım altyapısı oluşturmak ve mümkünse üçüncü ülkelere ihracat yapmak istiyor.
HAMZA-1 gibi ortak üretim projeleri tam da bu nedenle önemli.
Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda özellikle Afrika, Körfez ülkeleri ve Asya pazarlarında savunma sanayii ortaklığı kuran ülke konumuna gelmesi mümkün.
Bu model ayrıca uzun vadeli siyasi ve askeri ilişkiler anlamına geliyor.
Çünkü bir ülkeye zırhlı araç sattığınızda ticaret yaparsınız.
Fakat o ülkede birlikte üretim hattı kurduğunuzda on yıllarca devam edebilecek bir savunma ilişkisi oluşturursunuz.
Balkanlar da Türkiye açısından benzer şekilde önem kazanıyor.
BMC’nin KİRPİ II ailesiyle bölgedeki faaliyetleri ve Bosna Hersek ile yapılan tedarik anlaşmaları, Türk kara araçlarının Avrupa coğrafyasındaki görünürlüğünün giderek arttığını gösteriyor.
Polonya’daki MSPO 2026 fuarında Roketsan ve diğer Türk şirketlerinin yoğun biçimde yer alması da tesadüf sayılmaz.
Avrupa ülkeleri Ukrayna savaşından sonra savunma bütçelerini hızla artırıyor.
Mühimmat stokları yenileniyor, hava savunma sistemleri güçlendiriliyor, yeni zırhlı araç ve insansız sistem projeleri başlatılıyor.
Ortada önümüzdeki yıllarda yüz milyarlarca dolarlık bir pazar var.
Türkiye açısından bence en önemli konu bu olmalı.
Bugüne kadar Türk savunma şirketlerinin önemli ihracat başarıları oldu. Fakat Avrupa ve NATO pazarında kalıcı olabilmek çok daha farklı şartlar gerektiriyor.
Sadece iyi ürün üretmek yetmiyor.
NATO standartları, lojistik altyapı, uzun süreli bakım desteği, yerel üretim, finansman ve siyasi güven aynı paketin parçaları haline geliyor.
Roketsan’ın MSPO’daki faaliyetlerine bu açıdan baktığımda yalnız bir fuar katılımı görmüyorum.
Türkiye’nin Avrupa savunma pazarında daha güçlü yer edinme arayışını görüyorum.
Aynı şey STM’nin deniz platformları için de geçerli.
Türkiye insansız hava araçlarıyla tanınan bir savunma sanayiine sahip değil.
Fırkateynler, lojistik destek gemileri, denizaltı projeleri, zırhlı araçlar, hava savunma sistemleri, radarlar, elektronik harp çözümleri ve mühimmat ailesi giderek genişliyor.
Bu çeşitlilik son derece önemli.
Çünkü savunma ihracatında tek bir ürün grubuna bağımlı kalmak büyük risk taşır.
Bugün dünyada İHA talebi çok yüksek olabilir, yarın hava savunma sistemleri öne çıkar. Bir başka dönemde deniz platformları veya elektronik harp sistemleri öncelik kazanabilir.
Güçlü savunma sanayii bütün bu alanlarda teknoloji üretebilen sanayidir.
Ancak burada önemli bir uyarıyı da yapmak gerekiyor.
Savunma sanayiinde başarıyı prototipler, test görüntüleri veya fuarlarda sergilenen sistemlerle ölçmemeliyiz.
Gerçek başarı seri üretimdir.
Zamanında teslimattır.
Maliyetleri kontrol altında tutmaktır.
Kritik alt sistemlerde dışa bağımlılığı azaltmaktır.
Ve en önemlisi, geliştirilen sistemleri yıllarca operasyonel tutabilecek güçlü bir tedarik zinciri oluşturmaktır.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde en fazla dikkat etmesi gereken konu bana göre burası.
Çünkü savunma sanayiinde artık teknoloji geliştirebildiğimizi dünyaya gösterdik.
Şimdi ikinci aşamadayız.
Bu teknolojiyi yüksek adetlerde üretebiliyor muyuz?
İhracat müşterilerine zamanında teslim edebiliyor muyuz?
Motor, çip, elektro-optik sistem, radar bileşenleri ve özel alaşımlar gibi kritik alanlarda sürdürülebilir bir tedarik yapısı kurabiliyor muyuz?
Asıl büyük yarış burada olacak.
Son on gündeki gelişmelere topluca baktığımda gördüğüm tablo şu:
Türkiye savunma sanayii yeni silahlar geliştiren bir sektör olmaktan çıkıyor.
Hava platformundan mühimmata, sensörden yazılıma, kara araçlarından savaş gemilerine kadar birbirini tamamlayan büyük bir savunma ekosistemi oluşuyor.
AKINCI’nın kanadındaki İHA-300, ASELSAN’ın GÜRZ’ü, STM’nin otonom sistemleri, HAVELSAN’ın Mısır’daki ortak üretim modeli ve Türk şirketlerinin Avrupa’daki arayışları aslında aynı hikâyenin farklı bölümleri.
Türkiye geliştirdiği bu teknolojileri küresel savunma pazarında kalıcı bir güce dönüştürebilecek mi?
Önümüzdeki birkaç yılın asıl mücadelesi bunun mücadelesi olacak.
Türkiye’nin havacılıkta yeni sınavı büyüklüğünün hakkını vermek olacak.
Mevlüt Zor / [email protected]