Değerli Okurlar,
Havacılık sektöründe gelir kalemleri kadar gider kalemleri de çok büyük rakamlara ulaşır. Bu nedenle ilk bakışta küçük ve önemsiz görünen kalemlerde sağlanan tasarruflar dahi toplam maliyetler üzerinde ciddi bir etki yaratabilir. Havacılık; milimetrik hesapların, operasyonel verimliliğin ve her bir maliyet kaleminin dikkatle yönetilmesinin zorunlu olduğu sektörlerin başında gelir.
Tam da bu nedenle zor dönemlerde açıklanan tasarruf politikalarının yalnızca çalışanların hayatını ve çalışma koşullarını etkileyen tedbirlerden ibaret olmaması gerekir. Asıl sorgulanması gereken tasarrufun nereden başladığı ve kimlere uygulandığıdır.
Bir taraftan istihdamı mümkün olan en düşük seviyeye çekmek, diğer taraftan yılların tecrübesine sahip çalışanları yüksek maliyet unsuru olarak değerlendirip emekliliğe teşvik etmek doğru olmasa da bir tercih olabilir. Ancak aynı yaklaşımın en üst yönetim kademelerinde de geçerli olması gerekmez mi?
Bunlara da Göz Atabilirsiniz
Havayolları yabancılara neden sponsor olur? 1990’da 20 uçaklık anlaşma imzalamıştı THY Başkanı Kozlu, Boeing’ten ne istedi?

Pegasus’a Çekya’dan Smartwings onayı: Prag-Antalya şartı geldi

DHMİ’de Mehmet Tevfik Nane ile havacılık gündemi görüşüldü
Tasarruf küçük kalemlerden mi başlamalı?
Bugün çalışanların seyahatlerinden, harcırahlarından, ikramlarından, çalışma koşullarından veya personel sayısından tasarruf etmeye çalışırken; diğer tarafta lüks otellerde konaklamalar, milyonlarca liralık makam araçları, kurumsal ihtiyaçla açıklanması güç seyahatler ve çeşitli temsil-ağırlama harcamaları devam ediyorsa, burada ciddi bir çelişki ortaya çıkmaz mı?
Elbette yöneticilerin seyahat etmesi, konaklaması veya görev gereği çeşitli imkânlardan yararlanması doğaldır. Mesele bunların varlığı değil; ölçüsü, amacı, maliyeti ve kurumsal gerekliliğidir.
Bir yöneticinin görevini yerine getirebilmesi için gerçekten milyonlarca liralık bir araca ihtiyacı var mıdır?
Kurumsal bir seyahatin mutlaka en pahalı otelde yapılması mı gerekir?
Her seyahatin, her konaklamanın ve her temsil harcamasının gerçekten şirketin menfaatine hizmet ettiğini söyleyebilir miyiz?
Eğer cevap “evet” ise, bunun çalışanlara ve kamuoyuna şeffaf biçimde anlatılabilmesi gerekir. Çünkü tasarruf dönemlerinde artık yalnızca “ne kadar tasarruf edildiği” değil, “kimden ne kadar tasarruf edildiği” de büyük önem taşıyor.
“İtibardan tasarruf olmaz” anlayışı ile hareket edilirse; toplumun zihninde şu sorular belirmez mi:
İtibar gerçekten pahalı araçlarda, beş yıldızlı otellerde ve gösterişli makam imkânlarında mı korunuyor?
Dünyanın farklı ülkelerinde ve özellikle büyük uluslararası şirketlerde bunun tersine örnekler görmek mümkün. Pek çok başarılı yönetici makamın sağladığı ayrıcalıkları mümkün olduğunca sınırlı tutmayı, seyahatlerde makul çözümleri tercih etmeyi ve şirket kaynaklarını kişisel statünün bir göstergesi haline getirmemeyi bir yönetim kültürü olarak benimsiyor.
Çünkü gerçek liderlik kurumun parasını harcama konusunda ne kadar sınırsız davranabildiğinizle değil, o paranın size emanet edildiğinin ne kadar farkında olduğunuzla ölçülür.
Mütevazı bir yönetici, şirketin imkânlarını küçümseyen yönetici değildir. Tam tersine şirket kaynaklarının çalışanların emeğinden, müşterilerin ödediği paralardan ve kurumun yarattığı değerden oluştuğunu bilen yöneticidir.
En yukarıdan başlamayan tasarruf, tasarruf mudur?
Bir şirketin yıllarca deneyim kazanmış çalışanına “maliyet” gözüyle bakıp onun emekliliğini teşvik etmek kolaydır.
Personel sayısını azaltmak kolaydır.
Çalışanın yan haklarını yeniden değerlendirmek kolaydır.
Ancak aynı anda yönetim kademelerindeki yüksek ücretleri, makam araçlarını, lüks konaklamaları, temsil giderlerini ve seyahat politikalarını sorgulamak daha zor olabilir.
Oysa adalet duygusu tam da burada başlar.
Fedakârlık isteniyorsa, önce fedakârlığı isteyenlerin kendilerinden başlaması gerekir.
Bir şirket çalışanına “şirket zor durumda, herkes elini taşın altına koymalı” diyorsa, çalışan doğal olarak yöneticisinin de elini aynı taşın altına koyup koymadığını görmek ister.
Çünkü çalışan açısından asıl mesele birkaç yüz liralık veya birkaç bin liralık bir tasarruf değildir. Asıl mesele, aynı gemide olup olmadıklarının hissidir.
İtibarın en güçlü hali sadelik ve mütevaziliktir.
Üstelik günümüzde yöneticinin itibarı yalnızca makamının büyüklüğüyle ölçülmüyor. Aksine, kaynakları ne kadar verimli kullandığı, çalışanlarına nasıl davrandığı, kriz dönemlerinde nasıl bir örnek oluşturduğu ve kurumsal kaynaklarla kişisel konfor arasındaki sınırı ne kadar iyi koruduğu da liderliğin önemli göstergeleri haline getirir.
Bir yöneticinin milyonlarca liralık araçla dolaşması onu daha önemli bir yönetici yapmaz.
En pahalı otelde konaklaması, aldığı kararları daha değerli hale getirmez.
Daha yüksek temsil harcaması, kuruma daha fazla itibar kazandırmaz.
Bazen tam tersine, ölçüsüz harcama kurumun itibarını zedeleyen bir görgüsüzlük unsuru haline gelebilir.
Çünkü çalışan, kendi meslektaşının tecrübesi ve emeği nedeniyle kurum için “yüksek maliyet” olarak görülürken, aynı kurumun üst düzey yöneticisinin kişisel konforuna yapılan harcamaların sorgulanmadığını gördüğünde ister istemez şu soruyu sorar:
“Tasarruf gerçekten zorunluluk mu, yoksa sadece bize uygulanan bir politika mı?”
Son dönemde ortaya atılan çeşitli iddialar ve kamuoyuna yansıyan birtakım söylentiler de bu nedenle önem kazanıyor. Elbette doğruluğu teyit edilmemiş iddialar üzerinden herhangi bir kişi veya yönetim hakkında hüküm vermek doğru değildir.
Ancak dedikoduların panzehiri de sessizlik değil, şeffaflıktır.
Hangi yöneticinin ne kadar seyahat ettiği, hangi harcamaların hangi kurumsal gerekçeyle yapıldığı, tasarruf tedbirlerinin hangi kademelere uygulandığı ve yönetim giderlerinde ne ölçüde tasarrufa gidildiği açıkça ortaya konulabiliyorsa, tartışmaların önemli bir bölümü zaten kendiliğinden sona erer.
Kurumlar çalışanlarından fedakârlık bekleyebilir. Kriz dönemlerinde ücret politikalarını, istihdam planlarını ve operasyonlarını yeniden düzenleyebilir. Bunların tamamı ekonomik gerekçelerle savunulabilir.
Ama bir şartla:
Tasarruf yukarıdan aşağıya doğru da hissedilmelidir.
Havacılık sektöründe milyonlarca liralık tasarruflardan söz edilirken, tasarrufun yalnızca en kolay ulaşılabilen kalemlere yönelmesi doğru bir yaklaşım değildir. Milyonlarca liralık bütçeler yöneten kurumlarda asıl tasarruf potansiyelinin büyük resimde aranması gerekir.
Çalışanın küçük bir harcamasını kısmak da elbette önemlidir. Ancak aynı anda gereksiz bir yönetim giderinin milyonlarca lira seviyesinde olması halinde, o küçük tasarrufun anlamının sorgulanmasına yol açar.
Bu nedenle artık sorulması gereken soru yalnızca “Nereden tasarruf edebiliriz?” olmamalıdır.
Daha önemli soru şudur:
“Tasarruf yükü adil biçimde nasıl paylaşılmalıdır”
Çünkü iyi yönetim, yalnızca kriz dönemlerinde maliyetleri azaltmak değildir. İyi yönetim; çalışanına fedakârlık çağrısı yaparken kendi imkânlarını da sorgulayan, kurumun parasını kendi parası kadar dikkatli harcayan ve gerektiğinde makamın konforundan vazgeçebilendir.
Sonuçta havacılıkta her gramın, her dakikanın ve her kuruşun hesabı yapılırken, milyonlarca liralık yönetim harcamalarının “itibar” başlığı altında sorgulanamaz hale gelmesi kabul edilemez.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyulan şey, daha pahalı makamlar değil; daha mütevazı, daha şeffaf ve kurum kaynaklarını gerçekten emanet olarak gören bir yönetim anlayışıdır.
Çünkü gerçek itibar, ne kadar harcayabildiğinizle değil, gerektiğinde ne kadarından vazgeçebildiğinizle ölçülür.
Hepinize sağlık, huzur ve başarı dolu bir hafta diliyorum…