Değerli okurlar,
Bir dönem savaşların kaderini tanklar belirledi.
Sonra gökyüzü belirleyici oldu.
Şimdi ise ne tanklar ne de savaş uçakları tek başına sonucu değiştirecek.
Bunlara da Göz Atabilirsiniz
TUSAŞ’tan KAAN Hamlesi: Yeni Üretim Tesisiyle Yıllık Kapasite 30 Uçağın Üzerine Çıkacak

Türk Hava Kuvvetleri İlk C-130J Hercules Uçaklarını Yıl Sonuna Kadar Teslim Alacak

İhracatın Yeni Gücü Havacılık ve Savunma Sanayii Oldu
Asıl mücadele, görünmeyen bir cephede yaşanıyor. Yazılımın, yapay zekânın ve otonominin savaş alanına hâkim olma mücadelesi…
Son yıllarda yaşanan çatışmalara baktığımızda bunun ilk işaretlerini görüyoruz. Birkaç milyon dolarlık insansız hava araçlarının, yüz milyonlarca dolarlık sistemleri etkisiz hâle getirdiği örnekler artık istisna değil. Bu durum savaşın yöntemini değiştirmiyor; devletlerin savunma sanayisine bakışını da kökten dönüştürüyor.
Uzun yıllar boyunca hava üstünlüğü denildiğinde akla gelişmiş savaş uçakları gelirdi. En hızlı uçak, en güçlü radar, en uzun menzilli füze… Güç bunlarla ölçülürdü. Artık tablo farklı.
Bugün dünyanın en büyük savunma projelerine bakıldığında ortak bir anlayış dikkat çekiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin Collaborative Combat Aircraft programı, Avrupa’nın FCAS ve GCAP projeleri, Japonya’nın yeni nesil savaş uçağı çalışmaları ve Türkiye’nin KAAN, KIZILELMA ile ANKA-III projeleri birbirinden bağımsız görünse de aslında aynı geleceği tarif ediyor.
O gelecek, tek başına savaşan pilotların değil; birbirleriyle haberleşen, görev paylaşımı yapan ve aynı hedefe odaklanan insanlı ve insansız platformların dönemi olacak.
Bu nedenle sıkça sorulan “İnsansız savaş uçakları, savaş uçaklarının yerini alacak mı?” sorusunun cevabı sanıldığı kadar basit değil.
Hayır…
Ama onların görevini kökten değiştirecekler.
Bundan otuz yıl sonra kokpitte pilotların bulunmadığı bir dünya görmek mümkün olabilir mi? Belki bazı görevlerde evet. Ancak devletlerin bugün yürüttüğü programlara bakıldığında insanlı savaş uçaklarından tamamen vazgeçmeye hazır olan tek bir büyük güç bile yok.
Bunun önemli bir nedeni var.
Savaş yalnızca teknolojiyle yürütülmez.
Siyasi sorumluluk, caydırıcılık, diplomasi ve uluslararası hukuk hâlâ insan unsurunu merkeze koyuyor. Bir yapay zekânın tek başına ölümcül kuvvet kullanmasına ilişkin tartışmalar devam ederken, hiçbir büyük ülke bu sorumluluğu tamamen algoritmalara bırakmaya yanaşmıyor.
Aslında değişen savaş uçağının varlığı değil, rolü.
Geleceğin savaş uçağı artık sürünün lideri olacak.
Onun etrafında keşif yapan, elektronik harp uygulayan, radar karıştıran, sahte hedef oluşturan, mühimmat taşıyan ve gerektiğinde kendini feda edebilen onlarca insansız platform görev yapacak.
Pilot havada, küçük bir hava filosunu yönetecek.
İşte gerçek devrim burada başlıyor.
Bu dönüşümün bir başka nedeni de ekonomi.
Modern savaş uçaklarının maliyetleri artık akıl almaz seviyelere ulaştı. Bir uçağı satın almak işin başlangıcı. Asıl yük, onlarca yıl süren bakım, modernizasyon, yedek parça, yazılım güncellemeleri ve işletme giderlerinde ortaya çıkıyor.
Savunma bütçeleri sonsuz değil.
Bu yüzden ülkeler artık tek bir platforma yatırım yapmak yerine, aynı bütçeyle daha fazla etki oluşturabilecek sistemlere yöneliyor.
Artık savaşın yeni kavramı “düşük maliyetli kitle” olarak tanımlanıyor.
Yani gerektiğinde kaybedilebilecek kadar ucuz ama topluca kullanıldığında stratejik sonuç üretebilecek yüzlerce insansız sistem…
Bu nedenle geleceğin en önemli savunma yatırımı belki de yeni bir uçak fabrikası olmayacak, yeni bir yazılım laboratuvarı olacak.
Çünkü artık hava üstünlüğünü belirleyen motor gücü değil.
Algoritmanın kalitesi.
Veri işleme hızı.
Sensörlerin birlikte çalışabilmesi.
Elektronik harp kabiliyeti.
Siber dayanıklılık.
Bunların tamamı aynı derecede kritik hâle geliyor.
Türkiye açısından bakıldığında ise ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Bugün birçok ülke ya yeni nesil savaş uçağı geliştiriyor ya da insansız sistemlere yatırım yapıyor.
Türkiye ise her iki alanda da aynı anda ilerleyen sayılı ülkelerden biri.
KAAN, KIZILELMA, ANKA-III, AKINCI, TB3 ve KEMANKEŞ gibi projeler birbirinden bağımsız düşünülmemeli.
Asıl başarı, bunların tek bir hava muharebe ağı içinde birlikte çalışabilmesinde yatıyor.
Eğer Türkiye bunu başarabilirse yeni platformlar üretmiş olmayacak.
Yeni bir savaş konsepti geliştiren ülkeler arasına girecek.
Elbette bunun önünde ciddi engeller de var.
Motor teknolojisi…
Görev bilgisayarları…
Yapay zekâ yazılımları…
Elektronik harp…
Veri bağlantıları…
Siber güvenlik…
Bunların her biri en az uçağın kendisi kadar önemli.
Üstelik teknoloji geliştirmek artık tek başına yeterli değil.
Bunu sürdürülebilir hâle getirmek gerekiyor.
Bugün dünyanın en gelişmiş savunma sanayileri bile maliyet baskısıyla mücadele ediyor. Hiçbir ülke sınırsız kaynağa sahip değil. Bu nedenle ihracat, ortak üretim ve uluslararası iş birlikleri artık teknik tercihten çok ekonomik zorunluluk hâline geliyor.
Türkiye’nin Endonezya ile yaptığı KAAN anlaşması bu açıdan çok önemli.
Programın geleceği açısından stratejik bir dönüm noktasıdır.
Savunma sanayii bundan sonra daha az metal, daha fazla yazılım üretecek.
Daha az pilot, daha fazla veri bilimcisi yetiştirecek.
Daha az platform, daha fazla ağ kuracak.
Belki de gelecekte savaş uçaklarının teknik özelliklerinden çok, hangi yapay zekâ sürümünü kullandıkları konuşulacak.
Bütün bunlar yaşanırken unutulmaması gereken bir gerçek var.
Teknoloji savaş kazanabilir.
Ama savaşı başlatan ya da bitiren karar hâlâ insana ait.
En azından bugün için…
Otuz yıl sonra bunun değişip değişmeyeceğini kimse kesin olarak söyleyemiyor.
Fakat görünen şu ki, geleceğin hava kuvvetleri insanı, yapay zekâyı ve insansız sistemleri aynı akıl altında buluşturabilen ülkeler şekillendirecek.
Gökyüzünün yeni efendileri belki de artık pilotlar olmayacak.
Ama onları yöneten akıl, yine insanın eseri olacak.
Tüm havacılara güvenli ve huzurlu bir hafta dilerim.
Görüş ve önerileriniz için: Mevlüt Zor / [email protected]