BÖLÜM 2: Delegeler mi Karar Veriyor, İşçiler mi? Sendika İçi Demokrasinin Sorgulandığı Süreç
Değerli Okurlar,
Bir sendikanın gerçek sahibi kimdir?
Bu sorunun cevabı çok basit olmalı.
Bunlara da Göz Atabilirsiniz
Koltuk Mücadelesi mi, Güven Krizi mi? Özçelik-İş’te Genel Kurul Öncesi Zor Sorular

Özçelik-İş Sendikası’nda Kritik İstifa: Genel Kurul Öncesi Mehmet Güngör Görevini Bıraktı

THY Teknik A.Ş.’de Özçelik-İş Sendikası Anadolu Havacılık Çalışan Temsilcileri Sessizliğini Bozdu!!!
Aidat ödeyen, üretimin içinde alın teri döken, iş güvenliği kaygısıyla çalışan, toplu iş sözleşmesinin sonucunu bekleyen binlerce işçi…
Kâğıt üzerinde öyle.
Ya uygulamada?
Özçelik-İş’te tartışılan en önemli mesele tam da bu.
Genel kurul öncesinde yaşanan gelişmeler gösteriyor ki, üyelerin önemli bir bölümü sendika içinde kararların gerçekten kim tarafından alındığını sorgular oldu.
Çünkü sendikal demokrasinin özü sandık değildir.
Sandığa giden yolun ne kadar adil olduğu da en az sonuç kadar önemlidir.
Seçimler, oy kullanıldığı için demokratik sayılmaz.
Adayların eşit şartlarda yarışabildiği, delegelerin özgür iradeleriyle hareket edebildiği ve üyelerin sesinin yukarıya taşınabildiği bir yapı varsa, gerçek anlamda sendikal demokrasiden söz edilebilir.
Son dönemde kamuoyuna yansıyan tartışmaların büyük bölümü de bu noktada düğümleniyor.
Kayseri Şubesi’nde yaşanan delege tartışmaları ve sürecin yargıya taşınması yerel bir anlaşmazlık olarak görülemez. Dava sürecinin varlığı kamuoyuna yansımış durumda. Elbette mahkemelerin vereceği nihai karar belirleyici olacaktır. Ancak böyle bir sürecin yaşanmış olması bile, üyelerin bir bölümünün temsil mekanizmasına ilişkin soru işaretleri taşıdığını gösteriyor.
Benzer şekilde İstanbul Anadolu Havacılık Şubesi’nde geçmişte yaşanan hukuki süreç de bugün yeniden gündeme taşınıyor. Şube iradesinin yeterince dikkate alınmadığı yönündeki eleştiriler ve mahkemeye taşınan ihtilaflar nedeniyle sendika içinde yönetim anlayışının da tartışıldığı bir dönem içindeyiz.
Burada önemli olan kimin haklı olduğu değil.
Önemli olan bu tartışmaların neden sürekli yeniden ortaya çıktığıdır.
Çünkü aynı sorular farklı şubelerde tekrar ediyorsa mesele kişileri aşmış demektir.
Her genel kurul öncesinde delege listeleri konuşuluyorsa…
Her seçim döneminde temsil tartışmaları yaşanıyorsa…
Her itiraz mahkeme koridorlarına taşınıyorsa…
Artık dönüp sisteme bakmak gerekir.
Bir sendikayı güçlü yapan disiplin midir?
Eleştiriye açık olması mıdır?
Farklı sesleri tehdit olarak değil de kurumsal zenginlik olarak görebilmesidir.
Muhalefeti susturmak kolaydır.
Asıl zor olan, muhalefeti dinleyebilmektir.
Bu yüzden Özçelik-İş yönetiminin önündeki en önemli sınavlardan biri de budur.
Sendika yönetimleri zaman zaman “istikrar” kavramını öne çıkarır.
Elbette istikrar önemlidir.
Ancak istikrar ile değişime kapalı olmak aynı şey değildir.
Kurumsal hafızayı korumak ile eleştirileri görmezden gelmek de aynı değildir.
İşçi, sendikasının güçlü olmasını ister.
Birde kendisini dinleyen bir yönetim de görmek ister.
Çünkü aidat sendikaya maddi bir katkı değildir.
Yönetime verilmiş bir temsil yetkisidir.
Bu yetkinin doğal sonucu ise hesap verebilirliktir.
Bu nedenle delegelik sistemi teknik bir seçim mekanizması değildir.
Delegeler, üyeler ile genel merkez arasında kurulan en önemli köprüdür.
O köprü sağlam değilse, üyelerin iradesi de zamanla zayıflar.
Bu yüzden delege sistemi üzerindeki her tartışma, aslında sendikanın meşruiyetini ilgilendiren bir tartışmadır.
Hiçbir yönetim “biz seçildik” diyerek eleştirileri yok sayamaz.
Seçim meşruiyet sağlar.
Güveni sürekli kılmaz.
Güven, her gün yeniden kazanılır.
Her alınan kararla…
Her açıklamayla…
Her eleştiriye verilen cevapla…
Üyeler artık daha fazla bilgi istiyor.
Daha fazla katılım istiyor.
Daha fazla söz hakkı istiyor.
Geçmişte kapalı kapılar ardında alınan kararlar artık sosyal medyanın ve dijital iletişimin olduğu bir dönemde aynı şekilde yürümüyor.
İşçiler birbirleriyle konuşuyor.
Karşılaştırıyor.
Sorguluyor.
Ve yönetime daha fazla soru yöneltiyor.
Bu değişim kaçınılmaz.
Dolayısıyla mesele Özçelik-İş’in genel kurulunu kazanmak değil.
Asıl mesele genel kuruldan sonra da üyelerin güvenini koruyabilmek.
Çünkü bir seçim kazanılır.
Ama güven kaybedilirse o zafer uzun ömürlü olmaz.
Bugün sendikaların önünde duran en büyük gerçek budur.
Koltuklar seçimle alınabilir.
Fakat temsil gücü üyelerin inancıyla ayakta kalır.
Ve unutulmaması gereken bir gerçek daha var…
Bir sendikada delegeler karar verebilir.
Ama tarihin hükmünü her zaman işçiler verir.
Ülkemizde demokrasinin her alanda tartışıldığı bir dönemde sivil toplum kuruluşlarında hanedanlıklara dönüşmüş yapıların sarsılmadan varlığını sürdürebilmesine artık şaşırmıyorum. Sivil iradelerin adeta sivil iradesizliklere dönüştüğünü üzülerek görüyorum. Birçok meslek kollarında, birçok odalar birliğinde, birçok işkolundaki sendika ve vakıf yönetimlerine bakıldığında yıllardır makamlara çökmüş ve koltuğa yapışmış kirli yüzlerle karşılaşıyorsunuz. Nasıl bir korku ve baskı otoritesi yaratılıyorsa geleni olağan dışı bir operasyon gelişmediği sürece kimse yerinden kıpırdatamıyor.
Yüzler ve anlayışlar değişmedikçe maalesef zihniyetlerde köhneleşiyor ve kokuşmuşluk her açıdan çürümelere neden oluyor. Çünkü bu yapıların finansal gücü ve bağlantıları kendileri için bir kalkan haline getiriliyor. Bu kaynakların ne kadar şeffaf ve ne kadar verimli yönetildiği kısmı da her zaman büyük bir tartışma ve eleştiri meselesi haline geliyor. Temsil edilen kesime yönelik sosyal ekonomik hizmet ve etkinlikler de en büyük eleştiri başlıklarına dönüşüyor. Özetle misyonuna ve taşıdığı sorumluluğa yakışır bir sivil toplum anlayışının henüz ülkemizde gelişmediği gerçeği ile yüz yüze kalıyoruz.
Önümüzde THY Teknik A.Ş de yetkili sendikanın genel merkez seçimi var. Mevcut yönetime karşı adaylığını şimdiye kadar açıklayan yalnızca bir isim var. Her ne kadar mevcut yönetimdeki tabloya göre diğer şube ve temsilciliklerde etkin bir gücü olduğu düşünülse de nihai sonucu delegelerin kararı belirleyecek. Aynı zamanda hem işveren tarafıyla uyumun sağlanabilmesi hem de tüm teşkilat tarafından kabul görüp ve desteklenmesi de gerekir. Çünkü geçmişte çok iyi imzalanmış toplu sözleşmelerde %40 taleple masaya oturup, işverenin teklif ettiği %85 zammın sahte anket mailleri ile tribünlere oynanarak anlatılamaması ve üyelerin yanıltıp aldatıldığı sahneler hala hafızalardaki yerini koruyor.
Ayrıca şubeleri ve genel merkezi ile sürekli adı lüks makam araçları ile astronomik rakamlardaki maaşlarla anıldığı gerçeği de sır değil. O nedenle talip olduğunuz görevlere nefsiniz veya makam ile şöhret için değil hizmet için talip olmanız gerekir. Bugüne kadar birtakım nedenlerin arkasına saklanarak yapılamayanların ya da birilerini suçlayarak kendini aklamaya çalışanların tabii ki samimiyetini herkes sorgulayacak. O nedenle dürüst, şeffaf ve ilkeli bir anlayışın yanı sıra samimi bir hizmet aşkıyla hareket edilmeli. Şayet şahsi ikbal ve kişisel husumetlerle bir göreve talip olursanız faydadan çok zararda verebilirsiniz. Şu an havacılık sektöründeki sendikaların tümü üyelerinden kopuk ve birçok konuda şikâyet ve eleştirilerin hedefindeler. Çünkü işverenle olan ilişkileri, üyeleriyle olan ilişkilerden daha değerli durumda. Yani işverenle aran iyi ise gemi yürür diye bakılıyor.
Her ne kadar göz önünde kerhen bir çatışma mücadele tiyatrosu oynansa da gerçekte kapalı kapılar ardında danışıklı bir dövüşün olduğunu herkes biliyor. İşte en çok can yakan ise kişiler değişse bile bu döngü değişmez karamsarlığına iten çaresizlik. Önce demokrasi adalet hak hukuk diye koca koca laflar edip sonra koltuğa gelen yapışıp kalıyor. Verdikleri sözleri de savundukları değerleri de yalan olup gidiyor. O yüzden bu işlerde tutarlılık ve sürdürülebilirlik çok önemli. Varlığınızı sürdürmek için mi yoksa daha kaliteli hizmet için mi talipsiniz bunu herkes bilmek ister? Ayrıca neye muhalefet edip, neleri eleştirdiğinizi ve dahası karşısında neleri vaat ettiğinizi anlaşılır biçimde ortaya koymalısınız. Yoksa mevcut karamsarlığı ve tutarsızlığı farklı yüzlerde daha da şiddetli biçimde yaşamaya kimsenin tahammülü yok.
Geldiğimiz noktada güvenini kaybetmiş, misyonundan uzak, statükoya teslim olmuş, iradesini yitirmiş, kaygılı ve geleceğe umutsuzca bakan bir sivil toplum anlayışına maruz kaldık. Her gelenin yapıştığı koltuktan başka derdi olmayan, makam ve şahsi ikbal kavgasına dalan, dedikodularla kirli algılarla birbiri ile didişen, eleştiriye ve öneriye kapalı, iletişimi zayıf ve sahayla empatisi kalmamış bir tabloyla karşı karşıyayız. Kişiler değişse bile anlayışlar değişmedikçe, bakış açısı ve vizyonu değişmedikçe hiçbir şeyin değişemediği acı gerçeği ile karşı karşıyayız.
Dönüp baktığımızda geçim sıkıntısı çeken, üyesinin derdinden uzakta, konut ve barınma sorunları ile kıvranan, alım gücü marketlerin raflarında eriyen, ağır vergi yüküyle maaşı tırpanlanan çaresiz kitlelerle karşı karşıyayız. Toplumu kimin seçileceğinden çok nelerin değişeceği ilgilendiriyor.
Koltukların değişmesi tek başına bir anlam ifade etmez.
Asıl ihtiyaç duyulan şey; zihniyetin değişmesi, hesap veren yönetim anlayışının yerleşmesi ve sivil toplumun yeniden üyelerinin sesi hâline gelmesidir.
Gerçek değişim de ancak o gün başlayacaktır.
Hepinize mutlu, sağlıklı ve başarılı bir hafta dilerim…
(Devam edecek: Bölüm 3 – “Şeffaflık Olmadan Güven Olmaz: Özçelik-İş Tartışmasının En Kritik Başlığı”) Sendika seçiminin 11 Temmuz tarihinde yapılacak olması sebebiyle BÖLÜM 3 – 10 Temmuz Cuma akşamı yayınlanacaktır.