Ne çektik bu cahillikten!

Salgın dolayısıyla İstanbul’dan Bodrum’a uçak yerine arabayla geze geze gitmeye karar verdik.
Bu arada Covid 19 salgını gerçekten ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Hele grip mevsiminin başladığı Eylül ayı yaklaşırken, salgını daha ciddiye almak gerekiyor.
Neyse, sosyal mesafeye dikkat etmek kaydıyla, dezenfektanlarımızı, maskelerimizi alıp yola çıktık.
İlk durak olarak Çanakkale’ye uğradık. Çok sevimli, güzel bir şehir. Şehitliklerde göz yaşlarımıza hakim olamadık tabii.
Ertesi gün Truva’ya uğradık. Herkesin bildiği meşhur destanının yanı sıra, dokuz kez yakılıp yıkılan Truva’nın çok uzun arkeolojik bir geçmişi var.
İnsan bu kadar eski ve önemli bir yerin kendi topraklarına ait olmasından gerçekten gurur duyuyor.
Ancak Truva Müzesi’ni gezerken, burada kazılarda bulunan hazinenin kazıyı yapan Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından kaçırıldığını öğrenince biraz içimiz burkuldu.
Heinrich Schliemann, 1871 yılında Osmanlı Devleti’nden izin alarak Hisarlık Tepe’deki höyükte çalışmaya başlamış. Yaptığı kazılarda surların arasında bulduğu altın eşyaların Priamos’un hazinesi olduğuna inanmış ve eşi Sophia’nın yardımıyla eserleri Yunanistan’a kaçırmış.
Koskoca Osmanlı imparatorluğunda kazı yapacak arkeolog olmaması, cehalet ve geri kalmışlık nedeniyle, tarihin, arkeolojinin öneminin bilinmemesi ve bunu başka ülkelerden gelen insanların yapması ne kadar acı değil mi?
Bugün durum değişti mi sanki? Hâlâ ülkemizin sahip olduğu değerlerin tam farkında olamayarak sahip çıkamıyoruz.

Schliemann’ın 1873 yılında Truva antik kentinde bulduğu hazineyle eşi Sophia’nın çektirdiği resim. Bu hazine şu anda Rusya’daki Puşkin müzesinde sergileniyor.

Yol boyunca gezdiğimiz birçok yerde benzer hikayelerle karşılaştık maalesef. Tarihi veya doğal güzelliklerimizin hakkıyla korunup, gözetilmediğini görmek ve bu konuda çaresiz kalmak insanı kızdırıyor.

Truva’dan Ayvacık’a geçtik. Çanakkale’ye bağlı olan Ayvacık muhteşem bir yer.
İnanın Yunan adalarından çok daha güzel. Bir tarafta antik dönemlerin efsanelerinin geçtiği İda Dağı (Kazdağı), bir tarafta masmavi bir deniz…
Keşke sahil kısmı yazlık evler ve pansiyonlar tarafından talan edilmiş olmasaydı da çok daha güzel kalabilseydi. Esnaf güler yüzlü, yemekler muhteşem.
Oradan Cunda’ya geçtik.
Cunda da anlatıldığı kadar etkileyici bir yer. Yemekler, mezeler enfes ancak çok pahalı. Tam turist gelsin, oyalım mantığı.
Etrafta bir sürü şirin, zevkle döşenmiş butik oteller var ama fiyatlarda bir senkronizasyon yok. Rezervasyon yapmadan gittiğimiz için epey yer gezdik.
Bazıları bir oda için İbiza fiyatı sunarken, bazıları daha vicdanlı yaklaşıyor yerli turistlere.
Biz La Luna adında bir butik otelde karar kıldık ve çok da memnun kaldık. Hem hesaplı hem tertemiz bir yer. Asıl önemlisi de güler yüzlü gerçek bir Türk misafirperverliği gördük.

Bir sonraki gün Bergama’ya uğrayalım dedik. Bergama’ya çıkan yolun tepesine doğru dar ve çok dik bir viraj var. Karşıdan gelen aracı görmek neredeyse imkansız, bu yüzden de ayna koymuşlar ama tabii ki aynalar kırık.
Allah’a emanet, karşıdan gelen başka bir araç olmasın diye dua ede ede geçiyorsunuz. Olacak şey değil!
2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesine dahil edilmiş, çok önemli turistik bir yerin yolu böyle mi olur! Bu ihmalkarlığın ötesinde bir şey.
Neyse sağ salim varabildik ve Bergama antik şehrini, daha doğrusu Almanların ülkelerine götürmeyip bize bıraktıklarını gezdik. Çünkü kentin kalıntılarının büyük bir kısmı Almanya’ya taşınmış, orada sergileniyor.
Hayır, çalınmamış!
Sultan II. Abdülhamid’in emriyle Almanlara hediye edilmiş!
Maalesef ülkemizdeki birçok tarihi eser veya kalıntı Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, çeşitli ülkelerden gelen arkeologlar, araştırmacılar, turistler tarafından yağmalanmış, yurt dışına kaçırılmış.
Daha da kötüsü bazı eserler bizzat Osmanlı padişahları veya paşaları tarafından başka ülkelere hediye edilmiş.
Kaçırılan, alıp götürülen şeyleri öyle ufak tefek heykelcikler sanmayın, bütün bir tapınağı söküp götürmüşler.
Alman mühendis Carl Humann tarafından kazılan antik Pergamon kentinden çıkarılan çoğu eser, yıllarca sandıklara yüklenerek deniz yolu ile Almanya’ya taşınmış.
Bugün, kendi topraklarımıza ait birçok tarihi eser Berlin’de bulunan Pergamon (Bergama) Müzesi‘nde, İngiltere’de British Museum’da ve diğer ülkelerdeki müzelerde sergilenmekte.
Ne çektik bu cahillikten!

Berlin’deki Pergamon Müzesi, Athena Tapınağı (M.Ö. 197 – 159)

Ne çektik bu cahillikten!

Berlin’deki Pergamon Müzesi, Zeus Sunağı. 1870’lı̇ yıllarda Alman mühendis Carl Humann tarafından bulunup Osmanlı İmparatorluğu’nun da izniyle Almanya’ya götürülmüştür.

Ne çektik bu cahillikten!

Güney Agora Kapısı, Pergamon Müzesi.


Ah benim cennet vatanım!
Ne çektin sen bu cehaletten! Yağmalaya yağmalaya bitiremediler!

Son olarak Vatikan tarafından kutsal ilan edilen Meryem Ana Evi’ne uğradık. Düşünün, Hristiyanların Mekke’si. Hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar için ne kadar önemli bir yer…
Öyle büyük ve ihtişamlı bir yer değil; iç içe geçmiş iki küçük odacıktan oluşan bir ev. Biz sabah 08.00’de kapıdaydık, açılış saati 09.00.
Saat 09.00 oldu açılmadı, 10 geçti, 20 geçti…
Biz ve bizim gibi kilometrelerce yol tepip gelen diğerleri açılmasını bekliyoruz!
İçeride temizlik varmış! Neden temizlik açılış saatinden önce bitmiyor belli değil! Geçen sene uğradığımızda da temizlik bahanesiyle bekletmişlerdi.
Herhalde dünyanın hiçbir yerinde böyle önemli bir yer, orayı temizleyenlerin keyfine göre açılmıyordur!
‘‘Saat kaç oldu? Vaktinde neden açılmıyor?” diye sorunca da ‘‘Bayan! Bayan! tamam söylenmeyin!” diye beni uyardılar, iyi mi!
Vatikan’ın buraya bir el atması gerekiyor sanırım, biz pek beceremiyoruz bu işleri!

Kaynak: Sözcü