Milliyetçilik ve etnik kökencilik farkı

Milliyetçilik, biyolojik temellere dayanmaz. Tarih boyunca elde edilmiş kazanımlar ve bu kazanımların değer olarak geleceğe taşınması idealine dayanır. Elbette her alanda milliyetçi tasavvurlar dile getirilebilir ama özellikle ekonomide milliyetçi politikadan yana olduğumu ifade edeyim.

Türk tanımım ise anayasanın öngördüğü tanımdır. Bu tanımda ırkçılık yoktur, toplum olma bilinci vardır. Asıl ırkçılık kendini sürekli etnik kökeniyle tanımlamaktır. 500 sene önceki dedesinin ırkını bilen mi var? Kaldı ki topluma dikkatle bakan her göz, Türk coğrafyasında aileyi kuran genel ilkelerde ortaklık, bölgesel açıdan da zenginlik görecektir. Diğer taraftan, Camille Jullian’in ‘Fransa toprağı bin yılda Fransız Milletini yarattı’ dediği gibi; toprağın ve coğrafyanın ruhu o toprakta, o coğrafyada yaşayan insanlara biçim verir.

Türkiye’nin sosyolojik kuruluş felsefesi, milli bir şuur ve özgüven yaratma üzerinedir “Türk Milleti çalışkandır, zekidir”, “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”, “Türk, öğün, çalış, güven…”  ve daha nice söylem böyle okunmalıdır.

HİKAYEYİ YENİDEN YAZMAK

Atatürk’ün küçükken karga kovaladığı anlatılırdı tarih kitaplarında, çok mu elzem bir bilgi diye soruyorlar. Elzem. Çünkü amaç, nüfusu neredeyse tamamen kırsalda yaşayan bir millete, tarladan devlet kurmaya giden bir yol olduğunu göstermekti.

Kuruluş yıllarındaki model “kendine güvenen kalkınma modeli”. Sermaye yok, makine yok, teçhizat yok, ordu yok, işgücün savaşta kırılmış. Adını hatırlayamadığım bir Alman seyyahın 19. yüzyılın başlarını kaleme aldığı anılarında okumuştum: “Anadolu Türkleri Bağdat’ta ölür, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da, Arap Yarımadası’nda, Şam’da ölür ama anasının dizinin dibinde doğduğu topraklarda ölemez” diyordu. Bir de bunların üzerine düşünün, kâr getiren işler genellikle azınlıkların ya da yabancıların elinde kalmış yıllarca. İşte bu noktada “damarlarında asil kanın var, çalışkansın, zekisin” deyip, buna inanmak ve inandırmaktır mesele.

HAİNLERİN TUZAĞI

Bir iktisatçının yorumuydu; İngiltere’yi, 18. ve 19. yüzyıllarda diğerlerinden ayıran ne verimli topraklar, ne sermaye, ne de doğal kaynaklardı; en önemli farkı müteşebbis ruhlu kimselerin fazla olmasıydı, diyordu. Özgüven olmazsa müteşebbis ruh kırılır. İşte kuruluştaki Türklük şuuru o ruhu kazanmak ve kazandırmaktı. Gelin görün, zamanla halkı aşağılamak, devleti kötülemek sözüm ona “aydınlık” oldu. Bu maşa “aydınlar” önce halkı küçük gördü ki, onların tercihlerini yanlış tercih olarak gösterebilsin. Sonra devleti faşist ilan edip terör örgütlerine güzellemeler yaptılar. Batı veya Rusya fanatikleri türedi. Bu ülkeler take-off’larını nereden aldılar, söz eden yok. O ülkelerin yedikleri her lokmada, Afrikalı çocukların, tüyü bitmedik masumların kanı var.

Bu söylediklerimden devlet asla sorgulanmamalı, devletten hak talebinde bulunulmamalı gibi sonuçlar çıkarılmasın. Bilakis ilerleme böyle kaydedilir. Sosyal devletin gerekliliği ne ise onu yerine getirmesini istemek her vatandaşın en doğal hakkıdır. Lakin bu terör belası, vatandaşın devletten hak talep etme anlayışını istismar etmiştir. Maalesef yerim doldu, haftaya devam edelim.

Kaynak: Sözcü