Hâlâ da uyanamadık… Bu sorun çözülmeden ekonomi feraha kavuşamaz

<p>“Maksim Gorki deyişiyle ‘Var-olanı serimlemek yetmez; arzulananı, olanaklı olanı düşünmek gerekir.’ Bu bağlamda, Bloch’un Brecht’en aktarımıyla. ‘Zamanımızın büyük hakikati- bu hakikatin bilgisi pek bir şeye yaramaz; ancak onun bilgisi olmadan, önem taşıyan başka hakikatler bulunamaz –yeryüzümüzün barbarlığa batmasıdır; çünkü üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet zorla tutulmaktadır’.”</p>

Harika ve cesur bir ifade! Bunu Marks’ın felsefecilere yönelttiği, yorum yapmak değil, değiştirmek gerekir mealindeki ünlü ifadesi ile pekiştirdiğimizde durum daha da netleşiyor.

AKP KAPİTALİZME YEŞİL IŞIK YAKMAKTA

Ekonomi fevkalade kötü seyrediyor. Her ne kadar Corona bu gidişatı bir miktar perdeledi ise de, artık mızrak çuvala sığmamaktadır. AKP çaresizce ülkeyi bir badireye sürüklerken, günü kurtarma çabaları ile halkı oyalamakta, fakat merkez kapitalizme yeşil ışık yakmaktadır; hiçbir anlamlı ekonomik hamle yapmadan dış kaynaklarla yapay balon görüntüsünü sürdürme çabaları! Durum bu ise, böylesi olumsuz ve devamlı olarak sorunları gelecek nesillere havale edici gidişatı ortaya koymak görevdir, diye düşünmekteyim.

Birincisi, ekonomi mercek altına yatırılıp, analiz yapılırken sebep-sonuç ilişkisi tutarlı şekilde ele alınmalıdır. Örneğin, Türkiye’de çok ısrarlı şekilde seyreden cari açık sorunu bulunmaktadır. Saniyen Türkiye’de kronik tasarruf açığı yaşanmaktadır. Kamu kesimi devamlı açık vermektedir. Cari açık ve kamu açığı bir arada ele alındığında yaygın ifadesiyle, çifte açık ya da ikiz açık söz konusudur. Bu sorunlara bir de işsizlik sorununu ilave edersek, sanki tablo tamamlanmış gibi gözükmektedir. Güzel de resim yapmıyoruz; ekonomiyi analiz ediyoruz. Ateşli bir insan doktora başvurduğunda, doktor ateş ya da ağrı vs olguları asıl sebep olarak değil, tanı koyulması gereken asıl sebebin semptomları olarak görür ve temeldeki tanıya yönelir. Ekonomide de birbirini tamamlarcasına yukarıda saydığım semptomlar da çok temel bir sebepten ortaya çıkmaktadır. O da ekonominin verimsizliği ve üretimden uzaklaşmasıdır. Verimsiz bir ekonomide dış kaynaklarla beslenen yıllık tüketim harcamalarına göre yapılan ulusal gelir hesapları fevkalade olumu sonuçlar verebilir. Aslında bu durum sahte görüntünün altında yatan kronik hastalığın gizlenmesinden başka bir şey değildir.

Aynı sahte tanılara dayalı olarak anlamsız sağlatım önerisini 2000 yılı başında uygulamaya koyulmuş olan IMF-Derviş programında da görürüz. Söz konusu programda saptanan sorunlar bütçe açığı ve Maastricht ölçütüne göre yüksek borçlanma oranı, yine Maastricht ölçütüne göre yüksek borç stoku, yüksek faiz oranı, yüksek enflasyon vs. Tüm semptomlar başarıyla sayılmış, ancak ne hazindir ki bu semptomların hangi ana sebebe bağlanması gerektiği sorgulanmamış idi. Bu program o denli ekonominin sorunlarına yabancıydı ki, önerilen mali, parasal ve genel serbestleşme politikaları ile ekonominin dış dünyaya denetimsiz açılması salık verildi ve böylesi politikalarla bugünlere sürükleneceğimiz öngörülmeden(mi!), iktidara taşınan AKP’nin eliyle uygulamaya koyuldu. Evet, Türkiye’yi buralara sürükleyen program AKP’nin eliyle uygulamaya koyuldu. Başka bir deyişle, Türkiye ekonomisinin aleyhine, yabancı ekonomi odaklarına hizmet edici bu program işbaşındaki siyasi kadro marifetiyle uygulamaya koyuldu. Öyle ki, görece düşük enflâsyon ve yüksek faizle uygulanan baskılı kur yerli yatırımcılar aleyhine yabancı reel ve finansal yatırımcıların ekonomiyi istilasıyla geçici tüketim parıltıları yaşandı. Tüketim çılgınlığı ile ulusal gelir artışı varmış görüntüsü oluşurken, merkez kapitalist ekonomilerde kâr oranlarının sıkışıklığı nedeniyle yeni yatırım alanı bulamayan sermaye Türkiye’de iş tuttu. Parıltılarını yaşadığımız metrolar, alt-yapı görüntüsündeki refah göstergeleri, en son Japon hastanesine gelene dek yapılan tüm hastane ve sair alt-yapı yatırımlarıyla, gelecek nesiller borçlandırılırken, bu arada siyasete de pay çıkarılarak, merkez kapitalizmde atıl sermayeye iş ve yatırım alanı sağlanmış oldu. Tüm bu yatırımlar ekonomi açısından fayda ve maliyet ölçütüne göre değil, siyasi rant-avantaj ve dünya kapitalizminin bekçisi IMF niyetine, yani merkez sermaye çıkarına uygunluk ölçütüne göre gerçekleştirilmiştir.

BU SORUN ÇÖZÜLMEDEN EKONOMİ FERAHA KAVUŞAMAZ

Peki, neden süreç böyle çalıştı? İşte bu sorunun yanıtını, yukarıdaki söylemlerden de esinlenerek, genellikle yapılan analizlerde yapılan ikinci çok temel hataya değinerek verebilirim. O da şu; Türkiye ekonomisinin sorunları tedavi ile mi yoksa ameliyatla mı giderilebilir meselesidir. Şunu demek istiyorum ki, ekonomimizin meselelerinin piyasa ekonomisi sürecinde mi, yoksa gerçekçi bir uzun vadeli programla mı çözülebileceği bir yöntem sorunudur. Bu sorun çözülmeden ekonomi feraha kavuşamaz. Ondan dolayıdır ki, 1950’lerde ticari emperyalizme savrularak; 1960’larda, üstelik de planlama görüntüsü ile montaj emperyalizmine savrularak; 1980’lerde ise ihracata açılalım derken küresel finansal emperyalizmine ve nihayet 2000’lerde de IMF bizi yönetiyor uyutmacası altında neoliberal emperyalizme savrularak yol aldık, hâlâ da uyanamadık! Ne ilginçtir ki, tüm sayılan aşamaların ilk döneleri fevkalade olumlu ve parlak görüntülü geçmiş, fakat sonlara doğru acı gerçek görülmüştür.

Günümüzün neoliberal sistemin mottosu piyasadır. Oysa piyasa ekonomisi anlık piyasa koşullarıyla sorunları sadece baskılamaz, iyice alevlendirir. Zira piyasa kısa dönemli arz ve talep dengesine dayanır, fakat uzun vadeyi kesinlikle dikkate almaz. Ünlü kamu hukukçusu Michael Oakshott bu sürece nomokrasi adı vermektedir. Nomokrasi yönetiminde, telokrasi yönetimi aksine, hiçbir kurum ileriye ait yatırım, gelir dağılımı ya da kalkınma vb gibi sorunlarla plan veya program yaparak yürümez. Neo liberalizm döneminin en belirgin uygulama sistemi işte budur! Peki, piyasa nedir, neden neo liberalizm piyasayı dayattı? Çünkü piyasa güçlünün hâkim olduğu sistemdir, çünkü 2000 IMF-Derviş programıyla Türkiye güçlü merkez kapitalist ülkelere piyasa işlevi görmekle görevlendirilmiştir. AKP’nin kendi programı yoktu ve IMF programına sarılarak, ilk dönemde küresel serbest fonlarla ekonomide yapay balon yarattı ve kendi yandaşı doğrultusunda sermaye kaydırması gerçekleştirdi. Piyasa patolojisi çok net olarak iş insanlarının, ülke aleyhine, fakat kendi kârları ve batılı finansal çevrelerin kazancı lehine baskılı kur değişmesin arzusu ile “istikrar” söylemiyle AKP’ye destek vermesinde görülür.

TÜRKİYE ÇOK CİDDİ EĞİTİMLİ VE KALİTELİ GENÇ İHRACI GERÇEKLEŞTİRMEKTE 

Görülüyor ki, semptomların temel sorunlarına inilmeden, sorunların çözümü için olması gereken elverişli uygulama yöntemi saptanmadan, hükümetin yeni istihdam programının açıklanması, ona buna kredi dağıtması, bankaları negatif faize zorlayacak şekilde baskı yaparak anlamsız binaların satışını zorlaması ekonomiyi kalkındırma çabaları olarak görmek bir yana, nefes alma girişimi olarak dahi görülemez. Ana akım iktisat öğretisi, özellikle de neoliberalizm bizleri parlak görüntülerle avutarak, ekonominin doğal ve insan kaynaklarını merkeze ülkelere aktarmaktadır, üstelik bu gidişat da AKP’nin süresini uzatmaya yaramaktadır.  

Devlet teorilerinin temel öğretisi ekonomik krizlerin bir aşamadan sonra siyaset krizine dönüştüğünü belirtir. Türkiye derin bir ekonomik krizden geçerken AKP’nin koltuğunu koruma amacıyla sanal düşman icat politikası ile toplumu bölmesi ve yandaş oluşturması insan kalitesinde ciddi erime yaratmıştır. Siyasi konuşmaların düzeyi maalesef hiçbir batı parlamentosunda görülemez. Türkiye çok ciddi eğitimli ve kaliteli genç ihracı gerçekleştirmektedir. Bu gençler, gelecekte ihracatta sermaye yoğun teknoloji ağırlığını artıracak potansiyeldir. AKP bu gidişatın farkındadır, ancak oy kaygısıyla kalitesizi kaliteliye, emir kulunu özgür iradeye tercih etmektedir. Böylece AKP zaman kazanmakta, fakat ülke feda edilmektedir. Üniversitelerimizin kalitesiz yandaş ekiple donatılması kalkınma çabalarının en temel kaynağı olan nitelikli insan gücünün erimesi anlamına gelmektedir. Üniversiteye gelene dek ilk ve orta öğretim kalitesi ve bu kurumlarda uygulanan müfredat çağdaş nitelikli insan yetiştirmeye değil, emre itaate hazır kurşun asker üretimine yöneliktir.

Türkiye’nin uyanıp kendisine gelmesi gerek. Zira çöküş, bugün AKP politikalarıyla palazlananları da altına alır. O nedenle, bugün siyaseten parti ayırımına girmeden, ekonomi olarak da parıltılı piyasa söylemlerine kanmadan, çok ciddi toplumsal birliktelik ve toparlanmayla kapitalist emperyalist merkez aleyhine ülkeyi ve insanlarımızı kotarma ve kurtarma görevi ile karşı karşıyayız.  

Prof. Dr. İzzettin Önder

Odatv.com

Kaynak: OdaTV